banner19

Sanrıların izinde düşsel bir yolculuk

Umay - Altay Güçsav

Sanrıların izinde düşsel bir yolculuk
Nodira: O kadar çırpınmanıza rağmen yine de adını koyamadığınız, tanımlayamadığınız, yorumlayamadığınız şeyler oluyor. Bunlar beni sürekli hem sıkıştırıyordu hem de kırbaçlıyordu.

Dünyayı, hayatı, kendini anlama yolculuğunda Özbekistan'dan Türkiye'ye gelen, geçimini sağlamak için yapmak istediği proje onaylanmayınca kendini resim ve yazıya adayan Nodira ile ruhunun huzur bulduğunu söylediği, mabedim dediği Seferihisar'ın Düzce Köyü'ndeki evinde buluştum. Nodira ile Özbekistan'dan Türkiye'ye geliş öyküsünü, İstanbul günlerini, eşi Altay ile birlikte Düzce Köyü'nde yarattıkları ütopik hayatlarını konuştum.

Nodira kısaca seni tanıyabilir miyiz?

Özbekista'nın Harezm şehrinde doğdum. El-Harezm Üniversitesi'nde biyoloji öğretmenliği okudum. Lisans eğitimimin ardından su ürünleri alanında doktora yaptım. Aral Gölü'nde tuzlanmanın artmasının ardından sayısı hızla artış gösteren karidesler üzerine bir çalışma yaptım. Türkiye'ye gelmeden önce bu konu üzerine birçok ülkede akademik çalışmalarda bulundum, konferanslara konuşmacı olarak katıldım. Doktoramı bitirdikten sonra Taşkent'e yerleştim. Taşkent'te üniversitenin zooloji enstitüsünde araştırmacı olarak çalıştım. Amerika'da, Çin'de ve Tayland'da bu konu üzerine çalışmalar yaptım. Bütün bu akademik çalışmalar sürerken bir taraftan da kendimce sanat ile ilgilendim. Resimler yaptım, yazılar yazdım.

Resim ve yazı ile olan ilişkini biraz daha açar mısın?

Çocukluğumdan beri resim yapıyordum ama ilk sergim 2001'de Taşkent'te oldu. Harezm'dekileri saymıyorum, orada çok oldu. 2001'de Özbekista'nın ünlü ressamları resimlerimi fark etmeye başladılar. Aynı dönemde dergilerde de yazılarım çıkmaya başladı. Bu üçlü beni hiç terketmedi, ben de onları. Bu üçlü birbiriyle sentez halinde devam etti hep. Dünyayı, hayatı anlamam için biyoloji bilimsel anlamda yardımcı oluyordu. Ama bilimselliğin gücünün kavrayamadığı bir bölge var. Onu siz kalpten, ruhtan hissediyorsunuz. Bilimselliğin aksadığı yerde ya da kavramların gücünün yetmediği yerde boyalarla bunu ifade etmeye çalışıyordum. O da yetmezse yazıyordum.

Yazılarında resimlerinin ilhamının sanrıların olduğunu söylüyorsun.

Tablolarıma ilham veren rüyalarım ve sanrılarım oldu. Özellikle bunu vurgulamak istiyorum. Çünkü çoluk çocuk, gündelik hayat derken sıradan refleksler sizi belli bir role sokuyor. Ve iç dünyanız dış dünyanızdan ayrı şekillenmeye başlıyor. Bazen birbirine zıtmış gibi görünüyor. Ben bunu başka insanlarda da çok gözlemledim. Ama o refleksleri, belli bir düzene şartlanmış kabukları yarıp dışarı çıktıktan sonra anladım ki insanın şuuru sınırsız. Aşama aşama, kabukları değiştire değiştire ilerledim. Tüm insanlığın bir erdem olarak kabul ettiği tüm kalıpları yıkmak gibi bir şey değil. Çoğu insan o hiçliğe kadar gidiyor. Yolunu kaybediyor. Onu kaybetmeden düşünsel bir yolculuğa çıktım. Zaten çoluk çocuklu olduğunuzda hayat sizi tutuyor.

Nasıl rüyalar bunlar?

O sanrılar, rüyalar sürekli içinizi doldurduktan sonra bir şekilde onlardan kurtulmanız lazım. Kimseye anlatamıyorsunuz. Zaten, kimse anlamıyor. Ailenizdeki en yakın insanlar bile anlayamıyor. Daha kendiniz bile çözümleyebilmiş değilsiniz herşeyi. Böyle mistik damlalar gibi geliyor size. Normal rüyalar da değil. Psikoloji ötesi, anlatamıyorum.

Anlatmayı denesen.

Çoğu insana söylesem güler ama siz gülmezsiniz. Sürekli kocaman bir yumurtanın patladığını görüyordum rüyalarımda. Hangi şehire gidersem gideyim, şehir merkezinde çok büyük, vahamet bir yumurta çatlamaya hazır duruyor. İçinden sesler geliyor. İnsanların çoğu ondan korkuyor, çok cesaretliler bakmaya çalışıyor. Ama öyle bir titriyor ki patlasa bütün dünyayı yıkacak bir güç var içinde. Hangi devlete, hangi köye, hangi kasabaya gitsem ilk kaldığım gece o rüyayı görüyorum. Bir defa değil, defalarca tekrarlanan bir şey. Tam patlayacakken uyanıyorum.

[caption id="attachment_143204" align="aligncenter" width="800"] Nodira - Sinan Keskin[/caption]

Yazmaya başlaman da yine aynı rüyaların etkisiyle mi oldu?

Yazılar da böyle başladı. Hastalık desen değil. Biyolog olduğum ve hastalıkları araştırdığım için psikolojime eleştirel de bakıyorum. Bir bozukluk mu var bende. Mesela Dostoyevski'de epilepsi hastalığı varmış. Bu onu yazmaya yönlendirmiş. Bende öyle bir şey de yok. Gördüklerim içimde çok baskı yarattığı zaman yazıp çizemezsem bu defa psikolojik sıkıntılarım başlıyor. Onları sürekli dışarıya atmam lazım.

Farkındalık sürecin ne zaman başladı?

Ergenlik döneminde başladı. Başta Dostoyevski olmak üzere Rus klasiklerini kendi dilinden okuyordum. Sonra Balzac ve diğerleri geldi. İlerleyen zamanda önce psikoloji sonra parapsikoloji, okültizm, mistisizm geldi. Okumak size tüm kapıları açıyor zaten. Ama bulunduğunuz ortam sizi anlamadığı zaman bu ıstıraba neden oluyor. Kendinizi anlatabileceğiniz ortam arıyorsunuz. Çoğunlukla da bulamıyorsunuz. İyi ki kağıt-kalem var, boyalar var. Istırabımı onlara dökmeye çalıştım. Sürekli beni anlayan insanlar ararken bunu burada, bu köşede buldum (Eşi Altay Güçsav'ı gösteriyor).

[caption id="attachment_143205" align="alignleft" width="300"] Umay - Altay Güçsav[/caption]

Türkiye'ye gelmeye nasıl karar verdin?

Türkiye'ye gelirken hiç dostum, akrabam, tanıdığım yoktu. İş bulup bir proje kapsamında çalışmayı düşünüyordum. 2006 yılında Tuz Gölü'ne geldim, numuneler aldım. 2007'de Tübitak'a Aral Gölü'nde yaptığım projenin aynısını Türkiye'de yapmayı teklif ettim. Türk vatandaşı olmadığım ve çalışma iznim olmadığı için projenin yürütücüsü olmayacağımı söylediler. Kendine bir uzman bul o resmi işleri yürütsün sen de yardımcısı olarak çalış dediler. Bu benim kafama yatmadı ama yine de araştırdım. Hacettepe'den bir bayanla görüştüm. Dokuz Eylül Üniversitesi ile görüştüm. Benim konumla ilgili alanda çalışmış Türk uzmanların birçoğu ile görüştüm diyebilirim. Ama onlar konu üzerine masterlarını yapıp konuyu bırakmışlar. Projeyi yürütme imkânım olmadı. Tercümanlık işi buldum. Bakanlığa iki defa başvurmama rağmen izin alamadım. Mecburen bu işleri ertelemeye karar verip vaktimi sanata ayırdım. İstanbul'da galeri açmayı denedim. Sergiler de açtım. İstanbul'da sanat ortamı dışarıdan göründüğü gibi değil. Bir nevi anlaşmalar, gruplaşmalar üzerine kurulu.

Peki İzmir.

İzmir'e 2013'te geldim. Bu defa kesinlikle yeni bir hayata başlama kararıyla, herşeyi arkamda bırakarak, bütün köprüleri atarak geldim. Özbekistan'dan Türkiye'ye gelişim nasıl olduysa, İstanbul'dan İzmir'e gelişim de öyle oldu. Hiç imkânınız kalmadığı dönemde hayat sizi bir yola yönlendirir, bir anda o yola girersiniz. Ama her başlangıç o kadar zor oluyor ki. Cayır cayır yanıp, küllerinden yeniden doğmak gibi.

Altay ile nasıl tanıştın?

İnternette benim yazılarımı görmüş. İlk zamanlar resimlerimden haberdar değilmiş. Ateşten sesler şiirler duymaya başlamış. Aynı ruhtaki yazıları, manaları benim yazılarımda görünce, içini hissettim dedi. Ama daha resimlerimi bilmiyordu. Sonra sergilerimi takip etmeye başlamış. Sonra bir şekilde sanat aracılığı ile tanışma fırsatı bulduk. O da Şahmeran heykeli yapmış yıllar önce. Bizi tanıştıran şeyler birbirimizi tanımadan yaptığımız benzer işler.

Düzce Köyü'nde bir ütopyayı gerçeğe dönüştürmeye çalışıyorsunuz. Burada ne yapmak istiyorsunuz?

Altay bana, mevcut olan bir sanat konjonktürüne eklemlenmek, ona boyun eğmek istemiyorum dedi. Ben de ona, kendi tarzımızı geliştirebileceğimiz, prensiplerimizi ortaya koyabileceğimiz ve bütün kirli menfaatlerden uzak, samimi bir sanat ortamı yaratabileceğimiz bir şey istiyorum dedim. Şimdi bu tarzın adını arıyoruz. Mevcut kavramlara sıkıştırmak istemiyoruz ama bir isminin de olması lazım. Mitolojik sanat, Şamanizm araştırma merkezi gibi. Bunun temelini burada atıyoruz. 5 yıldır burada yaşıyoruz. Eski kulübemizi biraz yeniledik. Burası bizim için bir mabed.

Bu mabedde neler yapacaksınız?

Yunan mitolojisini herkes biliyor zaten bizim amacımız burada Türk mitolojisini tanıtmak. Bu konuda dünyadaki tüm sanatçılara kapımız açık. Hem bilimsel etkinlikler hem sanatsal hem de edebiyat içerikli bir yer olarak düşünüyoruz.

Bu kutsal bir şey
Herkes bana ressamlığı yakıştırıyordu. Ben de tutkuyla yapıyordum. Ama şöyle bir durum vardı; sanatla geçinemezsin, tablo satman gerekiyor. Bu defa insanların beğendiği tabloları yapmanız gerekiyor. Anlaşılır şeyler. O dönem senden ne talep ediyorsa onu yapmak zorundasın. Ben onu istemiyorum. Bu kutsal bir şey. İçinizdeki o kutsallığa saygı duymadığınız sürece başka şeylere nasıl saygı duyarsınız ki.

Benim yüzümü yapmış
Biz daha tanışmadan önce eşim heykel yapmaya başladığında bir çalışmasında benim yüzümü yapmış. Görenler hep aynı şeyi söylüyorlar. Ben de onların söylemesiyle fark ettim.

Başka şansım yoktu
Türkiye'ye yerleşmeye karar verdikten sonra geçinebilmek için resim yapmaktan başka şansım yoktu. Eğer Tübitak projemi kabul etseydi onunla geçinmeyi düşünüyordum. Tercümanlık da yaptırmadılar.

Güncelleme Tarihi: 11 Kasım 2018, 16:17
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner15